banner39
24 Mayıs 2017 Çarşamba

Notaları değil notaların arasını gören sanatçı

Eskişehir sanat yaşamı her geçen gün ivmesini yükseltiyor. Kente sanat yaşamının önemli isimleri geliyor, konserler, dinletiler veriyor. Bu ivmenin yükselmesinde şüphesiz bu kentte yaşayan, bu kentte sanatını ‘icra’ eden çok değerli isimlerin büyük katkısı var. İşte bu isimlerin arasında yer alan Pınar Basalak ile kahve tadında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

22 Şubat 2017 Çarşamba 12:41
Notaları değil notaların arasını gören sanatçı

Söyleşi: Deniz Çağlar Fırat
Fotoğraflar: Selin Uz

Eskişehir sanat yaşamı her geçen gün ivmesini yükseltiyor. Kente sanat yaşamının önemli isimleri geliyor, konserler, dinletiler veriyor. Bu ivmenin yükselmesinde şüphesiz bu kentte yaşayan, bu kentte sanatını ‘icra’ eden çok değerli isimlerin büyük katkısı var. İşte bu isimlerin arasında yer alan Pınar Basalak ile kahve tadında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Basalak, Eskişehir Senfoni Orkestrası’nda viyola çalıyor. 10 yılı aşkın bir süredir, Senfoni Orkestrasının ulaştığı zirvenin her aşamasına tanıklık etmiş, Eskişehir ve Türkiye’ye senfoni alanında büyük katkılar yapmış önemli bir sanatçı. Kendisi ile Opera Binasında buluştuk. Onun deyimiyle tarihe geçen bir söyleşi yaptık. (Nedenini röportajı okurken fark edeceksiniz)

Görüşmemizin ardından görüşme kaydımızı tutan ve görüşmemizi çektiği güzel fotoğraflarla ölümsüzleştiren Selin Uz, görüşme kaydını teslim ettiğinde çalışmamızı tamamlamak için Stravinsky’in ‘The Firebird’ü (Ateşkuşu) açtım. Siz de şimdi kahvenizi alın, fona ‘Ateşkuşu’nu koyun ve söyleşimizi okuyun. Notaları değil notaların arasını görebilen bir sanatçı, Pınar Basalak ile tanışın…

Pınar Basalak uzun yıllardır Eskişehir’de sanat yapan bir isim. Buradaki gelişimi çok iyi biliyor. Eskişehir’deki çıtanın yükselmesinde payı var. Senfoni Orkestrasında viyola çalıyorsunuz.

Bu tarihe geçen bir röportaj. Genelde kemancılar, viyolonselciler… Viyolacılarla kimse konuşmaz. 10 yaşından beri viyola ve keman arasındaki farkı anlatınca bir süre sonra yoruluyor insan. Keman çalıyorum deyip geçiyorum. Ama bu şehirde öyle olmuyor.

Eskişehir’in senfoni kültürü oluştu diyebiliriz yani…

Genel bir izleyici var her hafta gelen. Bu çok güzel. Bizi mutlu da ediyor. Bu klasik müziğin de bir özelliği. Bütün Türkiye’ye özgü, genel bir kitle vardır. Her hafta gelen bir kitle vardır, muhakkak önceden biletini alır, kombine gibi kapatır o çok güzeldir.

Pınar, müziğe ne zaman başladı?

Müziğe 10 yaşında İzmir’de başladım. İzmir doğumluyum. Ailem de İzmir doğumlu. 1992’de sınavlara girdim fakat Eskişehir’i kazandım. Anadolu Üniversitesi’ni. Bir de Haccettepe’yi kazanmıştım fakat seçimimi bu yönde kullandım. Çünkü orası çok ürkünç gelmişti bana. Çok küçüktüm, kocaman bir bina. Burada yatılı kalacaksın falan dediler. Yumoştan bir küçük ayımla gitmiştim sınava. O derece. Sonra ben yatılı kalamam dedim. Kıyamadılar. Burayı kazanınca annem dedi ki ‘tamam ev tutalım ben senin yanında bir sezon’ kalacağım. O da tesadüf oldu. Bir sene okudum sonra İzmir’e yatay geçiş yaptım. Yani memleketime dönebildim. 2002’de de mezun oldum. Mezun olunca da 2002’de Senfoni’ye girdim.

Senfonini ilk sanatçılarındansınız…

2001’de açıldı Senfoni, ben 2002’de girdim mezun olduğum gibi. O zaman kondisyon çok yüksek oluyor tabi. Şimdiki meslektaşlarıma çok üzülüyorum. Senelerce bekleyen var. Senfoni’nin bir kapasitesi var. İnsanların emekli olması gerekir. Özellikle enstrüman çalanlar, emeklilik yaşına kadar çalışabilir. Belki baletlerde bunu tartışabiliriz, belirli bir yaşa kadar. Daha sonra vücudun durumunun el vermemesi gibi özellikleri. 45’lerinde belki sonlandırabilirler ama enstrüman çalanlar gidebilir. Doğal olarak kadro dolu. Bir orkestranın kapasitesi belli. Bunun ülkeye yayılması lazım. Karadeniz’de de doğuda da güneyde de orkestra olması lazım. Toplasak 10 tane orkestra, 10 tane opera falan vardır, saymaya kalksak. Bu kadar öğrenci yetişiyorsa, şartların da çoğalması lazım. Bizim emekliliğimiz gelecek, kadro açılacak ki mezun olanlar kadroya girebilsin. Benim emekliliğime daha çok var. E peki arada kalan nesil ne olacak? En son bir Samsun açıldı. Karadeniz’de bir Samsun var. Çok güzel, çok kıymet verilerek başlanan bir dal fakat aynı kıymette yürümedi.

VİZYONLU BİR ADAM SAYESİNDE OLDU BUNLAR

Sanatın yeri doldurulamaz. Özellikle tiyatronun ve sinemanın Türkiye’de bir alıcısı var. Özellikle sizin alanınız biraz farklı sanki...

5 yaşında başlıyor bizde kemana çocuklar. 10 yaşında. 10 yaşında annem, babam bendeki yeteneği görmeseydi ben diyemezdim ki bu enstrümanı çalacağım. Sanatçı bir aileden gelsem diyebilirdim. Evet ben sizi örnek alıyorum, ben de istiyorum diye. Fakat ben sanatçı bir aileden gelmiyorum. Büyük bir emek var. Beni günde 5 saat bir odaya sokuyorlar, şu kadar solfej çalışacaksın, bu kadar viyola çalışacaksın ve böyle gidiyor gidiyor 10 sene gidiyor ve bir bakıyorsunuz sınav yok hiçbir yerde. Ne yapacaksınız? Hayatınız hep kaygı. Bırakmak mümkün değil. Herkesin işi çok zordur ama bu farklı bir iş. Ben bütün yaz denize, havuza girmediğimi biliyorum. Bayram diye bir şey yoktu benim için. ‘Nasırların yumuşamasın, top oynama elin kırılır, basketbolu bırakıyorsun artık’ Bu kadar büyük bir disiplinle gidiyorsunuz, sonra işsizlik. Çok acı. Ben şanslı olanlardanım. Yılmaz hoca sağ olsun. Onun yeri çok başka. Tartışmasız. Vizyonu olan biri. Bize çok kıymet veriyor, onun kadar da kimsenin kıymet vereceğini sanmıyorum. Olmasını canı gönülden istiyorum.Buraya geldiği zaman canı gönülden sorar ‘Bir ihtiyacınız var mı.’ Sanata verdiği destek müthiş.

Çalamayan sanatçıların durumu çok acı. Onlar da bir arayış içine girmek zorunda.

İnsanlar burada şansı olmadığı için yurt dışına gidiyorlar. Artık yurt dışı da patladı. Zaten adamların kendi sanatı. Biz dandini dandini dastana diye büyüdük, adamlar viyola valsleri ile büyümüş. Oraya gitmek onların buraya gelip Türk müziği ile boğuşması gibi bir şey. Kolay değil. Neden benim memleketimde yok. Ben orada kendimi yetiştireyim. Geleyim burada en iyisini yapayım. Bunun için üzülüyorum.

Yılmaz Büyükerşen’i burada bir simge olarak ele alırsak yerel aktörlerin tavrı çok önemli. Liderlik böyle bir şey. Galiba Türkiye’nin sanatta genel anlamıyla eleştirilmesinin nedeni bu. Bakıyorum birbirinin tekrarı çok düz, klişe konularla ele alınmış sanatsal çalışmalar var. Çok popülist kaygılar. Bunun nedeni az önce anlattığınız şey de yatıyor. Toplumu etkileyecek, toplumu bu anlamda kanalize edebilecek nitelikli beyinler gerekiyor.

İlk açıldığımızda belediye diye başvurmak istemiyorlardı. Bir opera festivalimiz var, operacılar buraya bayıla bayıla gelmek istiyor. Böyle bir karşılama, böyle bir kıymet, böyle çalışma odaları, ne isterlerse her şart bu kimin sayesinde oluyor. Vizyon sahibi bir adam sayesinde. Sanatçının istediği sadece ilgidir ve şartlar. Daha fazlasını asla istemez sanatçı.

2000’lerin çalışma ortamı ile şimdiki arasında farklılıklar var mı?

İki Eylül’de küçücük bir salonda başladık. Şimdi oraya oda müziği konserlerine gidiyoruz. Ben ilk geldiğimde çok ağladım. Çok güzel bir şehirden geliyorsunuz. İki sene ağladım. Tramvay yoktu, her yer çamur içindeydi, küçücük bir sahne… Ben burada nasıl yaşayacağım acaba diye düşünmeye başladım. Sonra dedim ki evet sen burayı kazandın ve Türkiye şartlarında sınav açılması çok zor. Sen yurt dışındaki gençlik orkestralarının sınavlarına gir. Girdim. Akdeniz Gençler Orkestrasının sınavlarını kazandım. Çok değerli hocalar çalıştırır orayı. O hoca çok yardımcı oldu bana ve kalibremi çok yukarı çıkardı. Bana çok güzel kurslar önerdi. İsviçre’de bir kursa gittim. Sınavsız giremezsiniz. Aktif pasif katılım vardır. Sınavı da kazandım, aktif katılım da aldım, konser verme yetisi olanlar grubuna da girdim. Bunların hepsi kazımakla oldu. Bunlar size verilen imkanlarla olur. Burada olmaz gidemezsin yoktu. İşini engellemediği sürece tabi ki vardı. Bunu her yerde yapamazsınız. Bu kurum güzel bir kurum.

ORKESTRANIN CUMHURBAŞKANI ŞEFTİR

Senfoni orkestrası dediğimiz zaman orada onlarca insan var. Onlarca insan aynı anda muhteşem bir şey yapıyor. Çok farklı, çok yoğun bir disiplin bu. Başka sanat dallarında böyle bir disiplin yoktur diye düşünüyorum. İzleyici olarak oradaki disiplini, hiyerarşiyi hissediyoruz. Şefin bir esprisi bile bir lütufmuş gibi geliyor.

Hiyerarşik düzeni olan bir iş. Şef her şey demek. Size uymasa da söylediği şeyi yapmak zorundasınız. Ben grubumdan sorumluyum. En iyisi ve en mükemmeli. Benim için ve grubumun için. Ben şefe bağlıyım. En önemlisi konsertmaisterdir. O yoksa yardımcısı vardır. Konsertmaister bütün orkestradan sorumludur. Sadece grubundan değil. Ses vermesiyle başlar konser. Sadece kemancılar oluyor. Çok önemli bir mevkidir. Diğer gruplarında başlarında oturanlar grup şef yardımcılarıdır. Onlarda kendi gruplarından sorumludurlar. Şef ise her şeydir. O da orkestranın cumhurbaşkanıdır. Ne derse tartışması yoktur.

ŞEF ORADA GÖ
Konser esnasında yanlış bir nota bastınız. Sonra ne oluyor? Mesela izleyici onu anlamadı ama sizde yansıması nasıl yaşanıyor?

Mesela notayı atladık. Toparlanır mutlaka. Ya da yanlış bir nota basıldı. Şef orada yer sizi. Gözleriyle, tavrıyla. Mesela diyor ki, çok güzel yaptı diyor. Şunu bir alkışlayın çocuklar diyor. Çok iyi müzisyen şeflerimiz vardır. Onlarla çalmak çok zordur. Seyirci anlamaz hatayı. Ama şöyle oldu; mesela çok bariz bir solo vardır ve çok bariz bir hata yapılmıştır. Seyirci onu o kadar iyi anlar ki. Ama toplu çaldığımız şeyde, içerde ufak notalar kaçarsa seyirci anlamaz. Ve seyirci kaydını dinler gelir. Bir çok kayıt dinler. Bizden çıkar başka şeflerden dinler ve eleştirilerini yapar. Bizim seyircimiz böyledir. Ben şu kayıttan şu kişiden şu eseri dinledim der inanamayız. O yüzden seyircimiz çok özeldir. Ve o da verir cezayı. Alkışlamaz.

Bir müzisyenin yaşamı beni etkiliyor. Çok merak ediyorum. 5 yaşından başlıyor saatlerce çalışıyor ve hayatının tek merkezinde bu var. Bunu sallama şansı yok anladığım kadarıyla.

Kas diye bir şey var. Mesela ben 3 saat prova yapıyorum diyelim. Çift provayla 6 saat oluyor genelde. Bunun dışında egzersiz yapmaz zorundayım. Orkestra partisi dediğimiz şey sizi çalıcılığınızdan götüren bir şey. Çünkü dünya kadar nota var orada. Tonlar başka. Sizin o kalıpları tekrar geriye çekip bütün kasları yerine oturtmanız lazım. Kendinizi korumanız çok zordur. Bu dünyadaki en zor şey orkestra müzisyenliğidir. Çünkü insanın kalitesini koruyup,orkestra müzisyeni olarak hayatını sürdürmesi çok zor bir şey.

Çok alınganlıklar vardır, kişiselleştirmeye çok yakın karakterlerdir. Yani en çok eleştiriye açık olması gereken bir şeydir ama en kapalıdır. Çünkü egolu tarafı da çoktur. Homojen bir iş yaptığımız için egoyu törpülüyormuşuz gibi görünür ama öyle değildir. Eleştiriye açık olmadığınız sürece ilerleyemezsiniz. 70 kişi aynı işi yapıyorsunuz.

ESERİ SEVMEMEK OLMAZ

Eren Yahşi Hoca bana “Biz tarih dersi de veriyoruz” demişti konservatuarda. ‘Neden?’ dedim. ‘Çünkü sanatçının yaşadığı dönemi de bilmeliyiz’ dedi. “Mesela neden bu kadar sert çalıyor…”

Stil diye bir şey var. Barok dönem, romantik dönem, klasik dönem, çağdaş dönem ve böyle gider. Bunları bilmek zorundasınız. Çaldığı eserin bestecisini bilmek zorundasınız. Müzisyen notayı değil, notanın aralarını görmek zorunda. Bu nettir. Ben çok disiplinli bir hocanın öğrencisiydim. Çetin Aydar. Onun öğrencileri hep aynı standarttadır. Onun öğrettiği şeyleri almak çok önemli. Şu eseri çalmayı sevmiyorum diyen bu işi sevmiyordur. Yapmasın. Çünkü hepsinin içinde ayrı bir hikaye, güzellik var.


KEŞKE DAHA ÇOK BÜTÇEMİZ OLSA
Sizi çok üzen konular da vardır mutlaka sanatsal hayatınızda…

Bizim orkestramız için benim tek üzüldüğüm keşke daha çok bütçe ayırabilseydik. Keşke bize meclisimiz biraz sahip çıksa, yapılanları görse. Keşke bize biraz daha bütçe ayrılsa da dünya starları gelebilse. Her şef bu orkestra ne kadar dinamik bir orkestra der. Her hafta çok star bir şefle çalışamayabilirsiniz ama ayda bir tane çalışırsınız bütün müzisyenler tavan yapar. Bu genel bir sıkıntı.

VİYOLA ESERLERİNİ ÇOK SEVERİM

En çok hangi besteci sizi etkiliyor? Muhakkak herkesin tadı başkadır ama özel bir şey var mı?

Stravinsky’in Ateş Kuşu’nu çok severim. Beethoven 9’u çok severim. En çok viyola eserlerini severim.

Türk halkının eğitim seviyesi hiç fark etmiyor keman ve viyolayı karıştırıyor. Fark ne?

Viyola ve keman aynı tutulduğu için karıştırılıyor. Orkestrada birinci keman, ikinci keman, üçüncü keman gibi görünüyor. Aslında gövdesi büyük ve telleri farklıdır.

Ses de mi farklı?

Sesi daha melankoliktir. Viyola orkestranın star bir enstrümanı değildir. Ara sesidir. Güzel sololar gelir. Öyle bir enstrüman ki varlığını anlamazsın ama yokluğunu anlarsın. Çünkü eserlerin çoğunda kemana ya da viyolonsele solo gelir. Viyolaya yılda bir ya da iki solo gelir.

Senfoniye gidip de kötüydü diyen kimseyi duymadım. Aksine bir daha ne zaman olacak diyen çok kişi duydum.

Çok mutlu oldum bunu duyduğuma. Çok güzel

BİLET YÜZÜNDEN KİMSE KAPIDA KALMAZ
Bir de şöyle bir algı var Eskişehir’de konsere çok büyük ilgi var. Bilet bulamam diye bir algı var.

Yılmaz Hocamızın kendi direktifi. Asla hiç kimseyi geri çevirmeyeceksiniz. Geldi bilet bulamadı al. Müzisyeni rahatsız etmediği sürece sahneye bile al. Burada bir Fazıl Say konseri oldu, bütün millet sahnede izledi. Sanatçı bunu sever. Gelsin, isterse dibime gelsin. Merdivende oturan dinleyici görünce zevkten dört köşe oluruz. Onun enerjisi çok başkadır.

Klasik Batı Müziği ile Klasik Türk Müziği arasında ciddi farklılar var. Disiplinlerde çok farklı değil mi? Mesela Türk müziği ile klasik müziğin.

Türk müziği ve klasik müziğin doğaları farklı. Koma diye bir şey klasik müzikte yoktur. Eşim (Pınar Basalak’ın eşi de tiyatrocu Emre Basalak’tır) bana Türk müziği kitabı aldı, keman da aldı. Dedi ki “bana şuradan bir nihavent çal. N’olur” Fakat arada komalar var. Hiç alışık olduğum bir şey değil. Olmadı ‘tadı çıkmadı’ diyor sonra. Çıkmaz o çok farklı bir şey. Onu yapanlar var ama benim doğamda olmayan bir şey. Türk müziği çok zor bir şey. Komayı basmak başka bir şeydir. Biraz anlamak çok isterdim. Bizde bunu en iyi yapan Cihat Aşkın’dır. Hem klasik müziği çok iyi çalar hem de Türk müziğini. Üstüne tanımıyorum.

Eskişehir’deki seyircinin gelişimini nasıl yorumluyorsunuz?

Eskişehir’deki seyircinin gelişimi senfoni açıldığından bu yana arttı. Küçücük bir salonda başladık. O zamandan beri sahip çıkan ve büyüyerek gelen bir kitle var. Bu salonu da doldurabilecek bir kitle. Bir binada iki kurumun toplanması buna sirayet ediyor. Çünkü tiyatronun bitmek tükenmek bilmeyen bir seyircisi var. Senfoniye daha kalıplı bakılır. Aman efendim oraya paşalar gider, oraya doktorlar gider alakası yok. Bende annemin babamın evladıyım. Gelen kitle bunu görüyor. Tabiki güzel olan bir şey var. Öğrencilerin buna da sahip çıkması ve takip etmesi. Eskişehir açık bir şehir. Biz buraya gittiğimizde ‘aman bozkıra gittiniz’ dediler. Bozkır ama öyle bir bozkır değil burası. Bir Ankara seyircisi bile böyle bir seyirci değil. Sahip çıkan, ne olursa olsun. Kalibresi azıcık aşağıda olan konsere bile ‘olabilir, bu hafta da böyleydi. Daha iyisini de duyduk’ diyen, çok acımasız olmayan ve gittikçe büyüyen. O çocukların ‘Aa o hangi enstrüman’ diye bakışları çok önemli. Çok kaliteli bir seyirci. Ve enteresan da bir seyirci. Öyle dinlediğini sever ama giyime de çok bakar. İlk kurulduğu zaman defterlerimiz olurdu. Şu ayakkabılar, o kıyafeti üç haftadır giyiyor, Cuma günü saçlar güzel ama cumartesi günü neden böyle. Çünkü buraya sadece dinlemeye gelmiyor seyirci. Senin özenini, kılık kıyafetini, duruşunu, her şeyini inceliyor.

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • Can Afacan 3 ay önce yorumlandı

      Nihavend makamı dizisi, Klasik Batı müziğinin sol minör dizisiyle aynı diziye sahiptir. Koma yoktur

    e-gazete
    • ESKİŞEHİR Yenigün Gazetesi - 24 Mayıs 2017 Manşeti
    ARŞİV