banner39
20 Temmuz 2017 Perşembe

Nabi Avcı kabine dışı

Cumhuriyet Aydınlanmasının İlk Işığı: Köy Enstitüleri

63 yıl önce kapatılmasına rağmen bugün hala tartışılan enstitülerde şeffaflık anlayışının esas alındığını bildiren Küçükcan, komünizm propagandası yapılıyor diye kapatılan okullarda milliyetçi anlayış hakim olduğunu, tüm yörelerin halk oyunlarını öğrenmenin zorunlu olduğunu söyledi.

17 Nisan 2017 Pazartesi 12:22
Cumhuriyet Aydınlanmasının İlk Işığı: Köy Enstitüleri
Bir döneme damgasını vurmuş ve kentimizin ev sahipliğini yaptığı köy enstitülerini birinci ağızdan aktardı İlyas Küçükcan. 1945- 1949 yılları arasında Çifteler Köy Enstitüsü öğrencisi olan emekli öğretmen Küçükcan tüm ayrıntılarıyla dünyaca örnek gösterilen bu kurumları anlattı.

Enstitülerde şeffaflık anlayışının esas alındığını bildiren Küçükcan, komünizm propagandası yapılıyor diye kapatılan okullarda milliyetçi anlayış hakim olduğunu, tüm yörelerin halk oyunlarını öğrenmenin zorunlu olduğunu söyledi.

63 yıl önce kapatılmasına rağmen bugün hala tartışılan, eğitim sistemi dünyaca takdir gören, UNESCO tarafından oluşturulan en iyi eğitim listelerine giren, Cumhuriyet aydınlanmasının köylere ulaşmasında ilk ışık olan Köy Enstitülerini İlyas Öğretmen tüm ayrıntılarıyla paylaştı.

Okuyunca sizin de sistemine hayran kalacağınız Köy Enstitüleri İlyas Küçükcan'ın samimi anlatımıyla çok keyifli bir hal aldı. Buyurun bu eşsiz kurumları tecrübeli, bilgili, aydın ve bir o kadar da mütevazi İlyas Öğretmenden dinleyin.

 



HEDEF ÇAĞDAŞ UYGARLIK SEVİYESİYDİ

9 Eylül 1922 tarihinde İzmir düşman işgalinden kurtulduktan 2 gün sonra Mustafa Kemal diyor ki: Asıl iş şimdi başlıyor. Nedir o asıl işi? Çağdaş uygarlığın yakalanması. Geri kalmış bir ülkeyi çok yönlü olarak eğitim, sağlık, barınma, beslenme yönünden çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak ana hedefti. Sadece ekonomik açıdan değil aynı zamana da kültürel ve düşünsel açıdan. Yani İnsanın insanca yaşadığı, insanca yönetildiği bir yaşama düzenine kavuşturmaktı. Bu hedef içerisinde de kırsala dönük eğitim ayağını gerçekleştirmek için köy enstitüleri kurulmuştur.

OKULLAR YETERSİZDİ

O dönemde öğretmen okulları var ama çok yetersiz kapasitede.Ayrıca öğrenciler şehir okullarında köye göre yetiştirilmediği için zaten köye gitmek istemiyorlar. İkincisi de köyde başarı olamıyorlar. Üçüncüsü köyün sorunlarını bilmiyorlar. Bu durumda köylüye sorunun çözümünde önderlik edecek liderin yetiştirilmesi önemli.

İLK KEZ MAHMUDİYE’DE AÇILDI

Ama böyle bir oluşumda bir öğretmen okulundan bir gencin yetiştirilmesi en az 5 yıllık bir süre gerektiriyor. Bu 5 yıl daha beklenmesi gerektir o şartlarda. Bu durumda dünyada eşi benzeri görülmeyen bir eğitmen sorununu gündeme getirdi. Köy enstitülerinin öncüsü, temeli eğitmen sorunudur. Eğitmen sorunu bilinmeden köy enstitüleri yeterince anlaşılamaz. Askerliğini çavuş ya da onbaşı olarak yapmış, okuma yazma bilen köy gençlerini köyün çocuklarını yetiştirmek üzere kurslara tabi tutmak. Bu kurslardan sonra bunların eline teslim edilecek çocuklara ilk üç sınıfın eğitimini yaptırmak. Böylece öğretmenler yetişinceye kadar öğretmenlere işin altyapısını oluşturacak eğitim tabanının oluşması gerekiyor. Bununla ilgili olarak 1936 yılında ilk kez Eskişehir’in Mahmudiye ilçesinde o zamanlar köydü ilk eğitmen kursu açılıyor. Burada 8 aylık kurstan sonra eğitmenler köylere gönderiliyor. Böylece bunlar okula gelen ilk çocuklara oku yazma, temel aritmetik ve sağlık öğretecekler. Mahmudiye’de açılan eğitmen kursunun başarılı sonuçlar almasıyla proje Türkiye’de birden genişletildi. Burada yetişen eğitmenler Türkiye’nin dört bir yanına, öğretmen verilmesi mümkün olmayan köylere dağıldı. Böylece ilk kez 1936 yılında cumhuriyetin eğitim ışığı köylere eğitmenler aracılığıyla gitti.




İLK KEZ ÖĞRETMEN GÖRDÜK

Benim köyüm kurulalı yaklaşık 200 yıllıktı. İlk kez köyüm bir öğretmen gördü. Bunun gibi binlerce köy aynı durumda. 1937 yılında köy öğretmen okulu açıldı. 1940 yılında Çifteler köy enstitüsü açıldı. Buralarda ulaşılan başarıyla proje hızla ülkeye yaygınlaştırıldı. Türkiye’de 20 yerde köy enstitüleri açıldı.

KÖYLERDE YAŞAYIŞ ÇOK İLKELDİ

Buradaki insanlar bilgi kadar beceriyle de donatıldı. Tarım alanında bilgiler kazanıldı mesela meyve ağaçlarına aşı yapmayı öğrendik. Köye gittiklerinde eğitim öğretimin yanında köye gittiklerinde verimli ürün yetiştirebilsinler. Bunun dışında marangozluk, inşaatçılık gibi sanat becerileri kazandılar. Köye gittiği zaman okulun boyasını badanasını küçük onarımlarını kendisi yapsın diye. O tarihte devletin her şeye yetişebilmesi mümkün değil. Ayrıca o yıllarda köylerin yaşayış düzeni çok ilkel. Tuvaletlerin hiçbirinin gideri kapalı değil, açıktan akıyor. Öncelikle bunun giderilmesi gerekir. Bu nasıl giderilir? Köylüyle iş birliği yaparak bunların kapalı kanallara alınmasına önderlik etmek. Bunun gibi köylünün hayatını değiştirecek çok önemli şeylere de önderlik ettiler. Okuma yazmanın o yıllarda kadınlarda yüzde 5, erkeklerde yüzde 10 olduğu bir yörede çocuklara eğitim verecek onları yetiştirecek bu amaçla açılmış eğitim kurumlarıydı.

ÖĞRETMENLERİMİZE HAYRANDIK

Ben o dönemde Çifteler Köy Enstitüsünün öğrencisi oldum. İlk üç yıl eğitmenlerde 4.-5. Sınıfta köy enstitülerinden yeni yetişmiş öğretmenlerde okudum. İlk üçe giden çocuğun başka köye gidip gelmesine imkan yok o yüzden eğitmeni köylere gönderdiler. Ama 4.-5. Sınıftaki çocuk gerek yatılı kalma gerek gidip gelme kabiliyetine erişiyor. O nedenle bende komşu köyde 4. - 5. sınıfı bitirdim. Köy enstitüsü öğretmenlerimiz bizi eğitime teşvik etti. Zaten biz onlara çok özendik. Çünkü mandolin çalmayı biliyorlardı. Şarkılarla, türkülerle giriyorlardı sınıfa, oyunlarla dersleri yapıyorlardı, doğanın içerisinde dersleri yapıyorlardı. Ama sadece ders değil, fidanlıklar yapıyorduk, meyve, sebze yetiştiriyorduk. O yıllarda çocukların şehirlerdeki okullarda okuma mümkün değil. Hem maddi olarak mümkün değil hem de intibak sağlaması açısından büyük farklılık var. Öğretmenlerin yönlendirmesi, babamın eğitime önem vermesiyle enstitünün 1945 yılında öğrencisi oldum. 49 yılında öğretmen olarak mezun oldum. 17 yaşına yeni girmiş bir çocuktum beni kendi köyüme öğretmen olarak verdiler.

ÖĞRENCİ BULMAKTA GÜÇLÜK ÇEKİLDİ

Anadolu’nun büyük bölümünde insanların kültür düzeyi okuma yazmaya uzak. O nedenle köy enstitüleri öğrenci bulmakta güçlük çekti. Hele hele kız öğrenci bulmakta çok zorlandı. Kız mı gönderilir dağ başına erkeklerle birlikte okumaya anlayışı öylesine köylere yayıldı ki. 50 kişiydik 5 kız öğrenci vardı.

TEMEL FELSEFE HAYAT GÜREŞİNİ KAZANMAK

Haftalık 44 saatlik öğretim ikiye bölünmüştü.22 saat teorik dersler, 22 saat uygulamalı dersler. Teorik dersler Türkçe, matematik, yurttaşlık, coğrafya, tarih ve pedagoji, resim, beden eğitimi dersleri. Uygulamalı derslerin haftalık 11 saati tarım uygulamalarına ayrılıyor. 11 saati de sanat çalışmalarına ayrılmış. Öğrenciyi çok yönlü donatıyor. İnsan kendiliğinden yaşama hazırlanmıyorsa yaşamın da anlamı yok. Eğitimin temel felsefesi hayat güreşini kazanmak.

Burada bir özellik var. Program anlayışı katı değil. Mevsime göre uyarlanan bir eğitim programı var. Tarım etkinlikler belirli mevsimde yapılır, beklemeye tahammülü yoktur. Yaz ve bahar mevsiminde daha çok uygulamalı dersler uygulamada.Teorik derslerde de öğrencinin öğrendiği şeylerin işe yaraması çok önemliydi. Mesela üçgenin açılarını öğreniyorsa çatı yapmada kullanılabilirdi.




MÜZİK ÇOK ÖNEMLİYDİ

Teorik dersler içerisinde tabii ki önce Türkçe ardından matematik geliyor.Üçüncü ders ise müzik dersi.Çünkü köye gidecek öğretmenin en önemli araçlarından biri de müzik. Her öğretmen adayı mutlaka bir enstrüman çalmayı öğrenmeli. Bu enstrüman genelde mandolin. Saz bizim geleneksel aletimiz ama hem sesi az hem de arazide kullanım zorluğu var. Hem de notalı çalışmaya uygun değil. Oysa mandolin hem taşıma kolaylığı var, hem notalı çalışmaya uygun hem de sesi sınıfta ders yapmaya uygun. O nedenle çok akıllı bir seçim. Aşık Veysel enstitülerin konuk sanatçısıydı. Saz öğretmiyordu ama halk müziğinin önemini kavratmak için dolaşıyordu.

MİLLİYETÇİ ANLAYIŞ HAKİMDİ

Ben de mandolin çalmayı öğrendim. Mandolin meslek hayatımda da yararlı oldu. Daha sonra kendi kendime enstitüden aldığım bilgi sayesinde saz çalmayı da öğrendim. Bitirme sınavında her öğrencinin İstiklal Marşı’nı ezbere okuması ve mandolinle çalması zorunluydu. Bunu bilmiyorsa öğrenci müzik dersinden geçemezdi. Birinci şart ise öğretmenlik notunun iyi olmasıydı.

SIFIRDAN ÖĞRENCİLER TARAFINDAN KURULDU

Enstitüler hep dağ başlarına sıfırdan kurulmuştur. Gidilip çadırlar kurup daha sonra binalar inşa edilmiştir. Yapıları devletin yapması mümkün değil. Öğrenciler kendi yapılarını oluşturup kendi elektriğini üretmiş, sularını getirmişlerdir. Kendi ürünlerini yetişmişlerdir. Çifteler Köy Enstitüsünde de önce öğrenciler bugün hala ayakta olan ana binayı yapıyorlar. Ondan çok sonra yapılan binalar yıkılmak üzere.

EĞİTİM 24 SAAT DEVAM EDİYORDU

600 dekarlık meyve- sebze bahçemiz vardı. 700 dönüm arazisi var enstitünün. Yaz tatilinde öğrenciler izine nöbetçilik esasıyla sırayla küçük gruplar halinde gönderiliyor. Eğitim 24 saat kesintisiz devam ediyordu. Uyku sırasında bile öğrenci denetim altında. Öğrenci açılmasın, düşmesin ya hastalanmışsa müdahale hemen yapılsın diye nöbetçiler sürekli kontrol ediyor. Köy enstitüleri kırsaldaki kent hayatını hayata geçirdi. Sadece binayı yapmakla kalmadı sokaklarını, caddelerini, yollarını yaptı. Yatakhane 1.5 km uzaktaydı yolumuzu kendimiz yaptık. Parklarını kendileri yaptılar. Sağlıklı su getirdiler. Anadolu’nun büyük bölümünde köylüler kuyu suyu içiyordu. Kuyu suyu ilkel ve sağlıksızdı öğrenciye bunları içiremezdiniz. 1943 yılında Çifteler Köy Enstitüsü kendi elektriğini üretti. Okul elektrikle aydınlatılmaya başlandı. O dönemde hiçbir köyde elektrik yok. Şehirde bile belirli saatlerde elektrik veriliyordu evlere. Hamidiye köyüne de elektrik verdi. Santralin olduğu yere değirmen yaptı kendi ununu öğüttü. Hatta köylülerin ununu üretmeye başladı.

ŞEFAF BİR SİSTEM HAKİMDİ

Enstitülerdeki üretim fazlası da diğer enstitülere gönderiliyordu. Mesela kumaşımız Balıkesir’den geliyordu. Kaşarımız Kars’tan gelirdi, Beşikdüzü’nden balık gelirdi. Biz de onlara tahıl gönderiyorduk. Dışarıdan aldığımız tek şey kömürdü. Hatırlıyorum yıllık harcama listesi asılıyordu.

 



RAHATÇA HESAP SORULURDU

Her hafta sonu öğrenciler bir alanda toplanır müdür ve öğretmenlerde gelir, müdür de dâhil herkes bir haftanın hesabını verir. Sıradan bir öğrenci müdüre rahatça hesap sorabilir. Falanca iş neden böyle oldu diye. Müdürde hiç sinirlenmeden nezaket çerçevesinde cevap verir. Bu bütün alanlarda böyledir. Zorlayıcı bir eğitim sözkonusu değil. Sorumluluk esas, kararlara katılım esas, üretimin yerinde kullanılması esastı. Eğitimde ana esas eleştiren, inceleyen, araştıran, irdeleyen bir yaklaşımdı. Söyleneni tartışmasız kabul etmek gibi bir olay kesinlikle yoktu. Heraşamada yapıcı, saygınlığı olan eleştiri önplandaydı. Enstitü öğrencisine hiçbir şeyi moda mot kabul ettiremezsiniz.

OY KAYGISI YÜZÜNDEN ENSTİTÜLERLE UĞRAŞTILAR

Bu eleştirel yaklaşım siyasi seçimlerle birleşince hazımsızlıklar ortaya çıktı. Oy kaygısına düşen siyasetçiler oy arttırmak için enstitülerle uğraştılar. Köyde ağalar, kasabada esnaf. Esnaf köylüyle ilgilidir çünkü köylüye mal satar ve köylünün onu dinlemesini ister. Kentlerde de politikacılar. Bu işin öncüleri oldular ve büyük ölçüde hukuki ölçülere dayanmayan suçlamalarla bu yararlı kurumların kapatılmasının yolunu açtılar.

DAYAK EĞİTİMİN EN ÖNEMLİ AYIBIDIR

Alışmakta güçlük çekilmedi. Çünkü aynı köy hayatı gibi doğaldı. Ve her şeyi öğrenci yönetiyor. Öğretmenler çok sevecen davranıyorlardı. Ben 5 yıl boyunca ne küfür işittim ne de dayak gördüm. O davaya inanmış insanlardı hepsi. Bu kadar güzeldi eğitim. Öylesine barışçı bir ortam vardı. Hep iyilik, hep barış hep yakınlık gördük. Olumsuzluklar hiç hatırlamıyorum. Dayak eğitimin en önemli ayıbıdır. Bir defa dayak olayı olmuştu ama şiddetle tepki gördü okul yönetimi tarafından. Müdürler çok ileri görüşlüydü.

KAPATILMASAYDI TÜRKİYE ÇOK FARKLI OLURDU

Enstitüler kapatılmasaydı Türkiye’nin çehresinin çok farklı olacağı kesindi. Temelindeki ana olay aydınlatmaydı. Sıtmaya yakalanan insan hocaya gidip muska yazdırıyordu. O yıllarda sıtma toplumun baş belasıydı. Yavaş yavaş ilaçlar gelmeye başlamıştı. Bağırsak parazitleri çok yaygındı. Bunun çaresi hocaya okutmak değildi. Temel temizlik alışkanlığının edilmesiydi. Öğretmende köye o alışkanlığı götürdü. Kapatılmasaydı daha çağdaş, daha yenilikçi, daha sevgi saygı çerçevesinde daha eleştiren bir toplum oluşacaktı. Köyden kente bu kadar göç olmayacaktı.

 

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    e-gazete
    • ESKİŞEHİR Yenigün Gazetesi - 20 Temmuz 2017 Manşeti
    ARŞİV